28 Mart 2012 Çarşamba

the Blind ( Bitmeyen bir romanın ilk 2 bölümü.2008den)

Saplantılarım var inkâr etmiyorum. Ama gördüklerimin hayal ürünü olduğunu asla düşünmedim. Sadece öyle olmasını umdum. Yoksa yaşayabileceğimi sanmıyorum. İnsanlar benim gördüklerimi görseler bir daha kahkaha atabilirler miydi acaba. Benim gördüklerimi yani bir körün gördüklerini. Hiç düşünmemiştim ki böyle olacağını, ne kadar az düşündüğümü de düşünmemişim zaten. Her neyse sadece yaşadıklarımı kağıda dökeceğim.belki birileri inanır.

Göremiyordum. 13 yaşından beri böyle. Talihsiz bir kaza diyebiliriz. Sadece şaka yapmak isteyen koca göbekli abim altımdaki halıyı çekerek sırt üstü düşmeme neden oldu. Beyinciğim hasar görmüş. Futbol maçında düşerek belden aşağısını felç eden bir adam tanıyorum. Görmesem asla inanmazdım. Bu da öyle bir şey olsa gerek. Basit bir düşme ve hayatım kararıyor. Şimdi 26 yaşındayım. Her şey çok farklı: 13 yıl boyunca ailem bütün doktorlara tedavi yöntemlerine başvurdu.(sonra noldu kodumu çocuğu. Buraya kadar berbatsın. Bakalım daha berbat yazabilecek misin)
ben de kendi yöntemimi buldum: cinler. O yaşlı melun şey yardım etti bana ve hayatımı kâbusa çevirdi. Gecelerim cehennemde gündüzlerim de dünya cehennemindeydi.
işe yarayacağını biliyordum. yani onları çağırdığımda gelecekti ama lanetli bir tane de gelebilirdi. Bu riski göze aldım. Başka çarem yoktu ki. Görmeyi o kadar çok istiyordum ki. Eskiden görebildiğim renkleri tekrar görebilmeyi. Yıldızları seyredebilmeyi. O kadar uzun süre geçmişti ki bu karanlığa gömüleli artık rüyalarım da karanlıktı. Eğitimimi körler okulunda kabartma harfleri okuyarak geçirdim. Sonra da bi ton kabartma kitaplardan oluşan bir kütüphane kurdurttum. Ailem bunu seve seve yaptı. Masraftan kaçınmadılar. Kör bi çocuğu intihar etmekten uzak tutacak ne varsa yapmaya hazırdılar. her türlü kitap vardı kütüphanemde. sadece benim için hazırlanmıştı bu kitaplar. Ben de özellikle mistik kitaplar istemiştim. Metafizik yaratıklardan medet umuyordum. Günlerimi okuyarak geçiriyordum. kimi zamanda başkalarına okutuyordum. Sadece bana kitap okuması için tutulmuş bir hizmetçimiz bile vardı. Ailem varlıklıydı. ama o kadar varlık içerisinde renkleri satın alabilecek bir bedel ödeyemiyorlardı…(bilmem daha ne kadar yazarım bunu)
ben de cin çağırdım. Bu kadar basit. Çoğunuz inanmayacağı bir şey tabi. Ama duymayan yoktur nasıl cin çağrılır. Bazılarının ruh çağırma dediği olay. Fincanı koyar sonrada harflerin üzerinde dönmesini beklersiniz. Pratikte böyledir. Tabi daha farklı yöntemleri de var ama bu en bilineni.
bunun öncesinde yaptığım hazırlık dönemi var. bir haftamı hiçbir şey yemeden sadece 3 bardak suyla geçirdim. Bu bildiğimiz dünyadan kopmamı ve ruhların kapısına yaklaşmamı sağladı. Kimsenin olmadığı nadir gecelerden biriydi final gecesi. Çatı katındaki odamda tam da gece yarısında başladım. Tek başımaydım. Biraz gergindim. Cinlerin insanları ele geçirebileceğini ve çıldırtabileceğini biliyordum. Ya geri gönderemezsem diye korkuyordum. İlk önce birkaç Arapça cümle söyledim ve gelmesini bekledim. Geldi… Önümdeki fincan deli gibi dönüyordu. Yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Sonra yazılarla benden ne istediğini sordu. Gözlerimi dedim. “Gözlerin herkesin gördüğünün ötesini de görecek” dedi. O sırada bunu sadece çok sağlıklı gözlere kavuşacakmış gibi algıladım. Ve gitti. Bu kadar basit olduğuna inanamıyordum. Artık gecenin karanlığını görüyordum gördüğüm ilk şey karanlıktı ama olsun. yine de görüyordum.(biraz daha detaylara girmek isterdim ama ne bileyim ayrıntıya girmek istemiyorum.hikaye yazmak aslında sandığımdan zormuş.istediğim sabrı gösteremiyorum.hikayemin bu kadar sıkıcı olacağını tahmin etmemiştim.biryerlerde yanlış yapıyorum.ben gördüğüm yanlış ise özetmiş gibi gitmem.biraz daha detaylara girerek daha inandırıcı kılabilirim.)
Mutluluktan uçuyordum. Kolayca işi halletmiştim. Artık görüyordum renkleri her şeyi. Artık kimsenin yardımına ihtiyacım yoktu. Hemen kendimi sokağa attım ve koşmaya başladım. Koşmak bir göre değildir bilirsiniz. Artık ben kraldım. Eve geldiğimde çok yorulmuştum ve hemen yatağa daldım.

BÖLÜM II. KABUS

 Ve kâbus başladı. Kızıl demir bir kapının önündeydim. Sıcaklıktan dolayı kızıllaşmış bir kapı. Aslında bildiğimiz demir değildi. Eriyen bir kapıydı bu ama sürekli yenileniyordu. sürekli akan küçük bir şelale düşünün akan su değildi erimiş demir.fark sadece bu.Ve kapının üzerinde bir işaret vardı. Bu işareti tanıyordum. Hayatımın çoğunu kör geçirmeme rağmen tanıdık bir şeyler görebilmek tuhaf hissettirdi beni. Bu işaret bildiğimiz  “v” harfiydi. Acaba roma rakamı mı? Yo, hayır, Bu Arapça “7” rakamı olmalı. Bu kâbus ne kadar da gerçekçi! En ince detayı bile görüyordum. İşaret roma rakamı gibi keskin çizgili değil de kavisliydi. Evet 7ydi bu. Kendimi taş kesilmiş gibi hissediyordum. Bu arada terimin buharlaştığına şahid oluyordum. Ortalık dayanılmaz sıcaktı. Çığlık atmak istiyordum ya da atıyordum da ben duyamıyordum. tok bir ses dört bir yanımı sardı; “ve re el mücrimünel nara fezennü ennehüm müveğıuhe velem yecidu enhe musrife” (günahkarlar ise ateşi görürde,(onun uğultu ve dehşetinden daha onu tatmadan) kendilerinin gerçekten ona düşmüş kimsler olduklarını zannederler; fakat ondan kaçacak bir yer bulamazlar). Ve uyandım. kan ter içinde uyanmadım. Aksine üzerimde hiç ter yoktu çünkü buharlaşıyordu.bir baca gibi duman çıkıyordu üzerimden.neye bulaştım ben böyle… uyanmıştım ama kabusum bitmemişti. Kahvaltıdaydık. Sadece annem vardı masada henüz. hala kör taklidi yapıyordum.
-günaydın volkan,iyi uyudun mu bakalım.odandan sesler geliyordu.rüyanda konuştuğunu ilk defa duyuyorum.
günaydın anne. sadece kötü bir kabus gördüm.
rüya göremediğini sanıyordum
artık değil
içeri abim girdi ve masaya homurdanarak oturdu. gözlerine istemeden baktım o da tam bana bakıyordu. birden bire her şey değişiverdi.ortalık kızıl siyah oldu yine kabusta gibiydim ve ağabeyimin azap çeken bedenini gördüm.suratına bir alev topu gelmişti ve kafa derisi sıyrılıverdi şimdi bir kurukafaydı.yüzünde hiç eti kalmadığı içini sırıtan bir kuru kafaydı bakışlarımı başka yönelttim ve çığlık atmamaya çalıştım.gerçekten zor bir işti ama. Herkesin gözüne baktığımda böyle mi olacaktı acaba. anneminkilere bakmaya cesaret edemiyordum olandan sonra.kaçamak bir bakış attım.yakmadı.bir daha uzunca baktım.hiç bir şey olmadı.annem ona baktığımı fark etti.
oğlum bakışların…sanki görüyor gibi bakıyorsun.
ne diyeceğimi bilemiyordum.söylemeli miydim. Anlatacaklarıma inanmazdı kimse.söylemek zorunda değildim ki zaten.
ışığı görünce gözlerim tepki verir oldu sanki anne
-inanamıyorum.bu, bu büyük bir ilerleme hem de durup dururken oldu.Onca doktorun yapamadğı iş.şükürler olsun.hemen bi doktora gidelim.belki tamamen kavuşursun gözlerine
-sen demedinmi şimdi doktorların yapmadığı diye.madem kendiğilinden oldu,bırakalım devam etsin bu “kendiliğinden” tedavisi.
annem babam o akşam çok mutluydular.bir ışık doğmuştu benim için onlara göre.benimse içim içimi yiyordu sevinçten.ne kadar iyi gördüğümü söylemek isterdim onlara.bilmek en çok onların hakkı.ama dur hele.aradan biraz zaman geçsin.sonra iyice net görüyorum artık derim.
            o gece yine aynı rüyayı gördüm.mutfakta yaşadıklarım aklımdan gitmiyordu.alevlerin ortasında sırıtan bir kuru kafa vardı hep gözlerimin önünde.ve şimdi de aynı rüya…böyle gidecekse nasıl dayanacaktım ki buna.rüyalarımda gittikçe daha da ilerliyordum.ilk baş sadece kapı vardı .kapının açılışı…içerden taşan alevler.girmek istemiyordum oraya. Her uyandığımda tenimin yandğını hissediyordum.üzerimden çıkan buharı görebiliyordum. Kapı aralandğında gördüğüm ilk şey kırbaçlanan bir kadındı.yanan çivilerle ellerinden duvara asılmış bir kadın.ve onu kırbaçlayan yaratık.yüzünü görememiştim.kırbacı dahil bütün bedeni kızıldı.kırbaçı kalındı ve uçlarında dikene benzer büyük çengeller vardı.kadına her vurduğunda ki (kadın oldğundan tam emin değilim.sadece giydği kısa etekten dolayı böyle bir yargıya vardım) kırbacın çekilmesiyle birlikte et parçaları da geliyordu.vücudunun hiçbir yerinde yara izi yoktu ama.sadece kırbacın geldiği yer bıçakla kesilmiş gibi yarılıyor çengellerin geldiği ksımdan da et parçaları kopuyordu.ama kopan etin yerine hemen yenisi geliyordu ve kesik hemen kapanıyordu.yaratığın sırtında da kırbacın ucundaki çengellerden vardı.kollarında bildğimiz siğillerin elma kadar olanlarından vardı. Kadın her kırbacı yediğinde kulakları sağır eden bir çığlık atıyordu. Çığlığı yükseldikçe yükseliyordu ki o esnada uyandım.Bu rüyadan sonra da uyumama kararı aldım.(uyuklarken gelen yaratıklardan bahset) Nasıl olacaktıki bu! İmkansızdı tabiî ki bir insanın uyumaması. Ama mümkün olduğunca az uyumaya çalışıyordum. Bu ara da aileme tatile gitmek istediğimi söylemiştim. Gözlerimin açılması şerefine. Uludağda ormanın içinde bir evde birkaç haftayı tek başıma geçirmek istiyordum.Bu sorunla orda daha rahat baş edebilirm diye düşünmüştüm…Bu arada neden ağabeyimi kurukafa şeklinde gördüğümü keşfetmiştim. Sadece ağabeymi değil, bütün günahkarları böyle görüyordum ben. Ruhu temiz olanlardaysa bir değişiklik yoktu. Ama o kadar çok günahkar vardıki artık gündüzlerim de kabustan farksızdı.işte bu yüzden de bu dağ evini seçmiştim. Ne yapmalıydımki. Aslında hikayenin gersini yazmak istemiyorum.muhtemelen bunları okuyanlar gerçekten yaşdaıklarımın gerçekliğine inanmayacaklar. Ben de inanmazdım. Dağ evinde günleri kitap okuyarak, Allah’a yalvararak geçiriyordum. Beni bu durumdan kurtarması için Yalvarıyorum Allah’a. Kuran okuyunca biraz rahatlıyordum ama gözlerim yorulunca uyuklamya başlıyordum ve yine o görüntüler. Cehenemmde bir seyahetti bu gittikçe dibe doğru iniyordum cehenemde. Gördüklerimin dayanılmazlığı gittikçe artıyordu tabi. Artık heryerde çığlıklar vardı. Asla tahmin edemeyeceğiniz işkenceler. Kendi elleriyle gözlerini oyan insanlar, kenidini parçalayanlar, ateşin içinde tekrar tekrar yanan ama kül olmayan çığlıklar vardı sadece…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder